Şehirlerin Azizleri

On the road to riches, you niggas stuck in traffic – Shit Stains ...

Şehirlerin Azizleri

Diyorlar ki şehirden kaçıyorlarmış, diyorlar ki sessiz sakin bir yer arıyorlarmış. Oysa ben de diyorum ki kentleri yaşamak lazım, gerekiyorsa egzozu solumak lazım. Hayatın burnunun dibinde olmak lazım.

Geçen günlerde İzmir’in ilçelerinden biri olan ve yaklaşık 45 bin nüfuslu Aliağa’da oturan bir çift şehirden kaçıp Foça yakınlarında bir bahçe evine yerleşmeyi düşündüklerinden bahsediyorlardı. Pek yakında olan emeklilik günlerini iple çekiyorlarmış, trafikten, gürültüden yorulmuşlar. İster istemez güldüm ben bu söylenenlere. Daha önce birkaç kez aynı lafı İzmirlilerden duyduğumda da yaptığım gibi. Hatta samimi olduklarıma da lafımı esirgemeden neden güldüğümü söyledim: İzmir zaten küçücük bir şehir, insan çoğu zaman basan rehavetten nasıl kurtulacağını bilemiyor, trafik yok, kırk yılın başı on araba arka arakaya takılıyor da trafik sıkışıklığına benzer bir durum yaşanıyor, bu şehrin nesinden kaçıyorsunuz? Ayrıca yeşilin, çiçeğin, sessizliğin, sakinliğin de bir sonu var.

Hani orta yaş ve üstü interneti kınarken hep söylüyor ya, “Canım düzgün kullanıldığında çok faydalı bir şey” diye, işte kentler de doğru yaşandığında son derece mutluluk verici, güzel olabilir. Tarihte pek çok sanatçıya ilham verdiği de inkar edilemez. Kent aşıkları vardır. Ya kendi doğup büyüdükleri kentlere aşık olup, bir ömür ondan beslenirler ya da kendilerine bir kent seçip onu benimserler.

Ünlü Amerikalı yazar Paul Auster bu ikinci gruba girenlerdendir örneğin. New Jersey’de doğan yazar yıllar önce New York’a yerleşmiş ve o zaman bu zamandır da romanlarının da etkisiyle şehirle beraber anılır hale gelmiştir. Öyle ki Auster kitap başlığına New York’u ya da yaşadığı mahallesi Brooklyn’i taşımasa bile öykülerinde şehrin izlerini görmek kolaydır. Yazdıklarından şehrin sokaklarını karış karış bildiği anlaşılır. Nerelerde kahve içtiği, en çok hangi müzeyi sevdiği bilinir.

Bundan bir iki ay önce New York Şehir Üniversitesinde yaptığı br konuşmada dinlemiştim; New York sokaklarında dolaşması, metroya binmesi, peynir almaya giderken tanık oldukları sayesinde karakterlerini yaratırken hiçbir şekilde güçlük çekmediğini ve New York’un onu sınırsız beslediğini söylüyordu.

 Aynı şekilde Anais Nin Paris sokaklarını öyle bir anlatır ki neredeyse o sokaklardan birinde önünüze çıkan taşa takılmamak için oturduğunuz yerde tedbir almanız gerekir. Bazı okurlar tarafından ciddiye alınmayan Nin sırf Paris’e olan gönül bağından dolayı bazı okurla bir bağ kurar.

Ya Simone de Beauvoir? Onun Paris’ini bütün sigara dumanıyla, gürültüsü, karmaşasıyla yaşamak ister insan. Café de Flore’da sırf o ve Jean-Paul Sartre karşılıklı oturup birer kadeh şampanya içtikleri için oturmayı ister.

 Orhan Pamuk’un Çukurcuma’sı hemen oralara gidip bir dolaşma isteği uyandırmaz mı insanda? Ben şahsen tanımıyorum ama bilenler derler ki Pamuk pek de çıkmazmış evinden. Belli ki o şehre gitmese bile şehir ona açık penceresinden rüzgarla geliyor.



Tüm dünyada bir fenomen haline gelmiş olan pop art sanatçısı Andy Warhol doğup büyüdüğü Pittsburgh’den nefret ettiği için New York’a taşınır ve ölene kadar da orada, tam şehrin göbeğinde yaşar. Manhattan’ın gürültüsü, kalabalığı onun yaratıcılığını sekteye uğratmamıştır. Hatta New York’a taşınmış olmasa hiçbir zaman Andy Warhol olamayacağını kendisi de söylemiştir.

 Diğer taraftan Mısırlı yazar Alaa Al Aswany’nin her bir hücresinden Kahire akar sanki. En az İstanbul kadar keşmekeş halinde olan ve hatta İstanbul kadar bile düzenli olamayan Kahire ve içinde yaşananlar Aswany’nin uluslararası başarısının sebeplerinden biridir şüphesiz.

Belki de lafı en az kişinin yeteneği kadar yaşadığı yer de yarattıklarında önemlidir demeye getiriyorum. Kentler de sundukları sınırsız kaynaklarla, insan tipleri, huyları, adetleriyle insanı tutup bir duyguyu içinden çıkarmaya, adeta söküp atmaya teşvik eder diyorum. Hatta bazen mecbur kılar. Nasıl ki çıkan bir kolu yerine takmak müthiş bir acıya sebep, çürük dişten kurtulmak zorsa, bu sökülmeler, dökülmeler anında insanın yıpranacağı, zaman zaman yılacağı kesin. Ancak kentlere bu kadar kolay sırt dönmemek lazım. Rehavete kapılmamak, hayatı boşlamamak lazım. Eğer ki Tarık Dursun K. “Sonradan biz vapurdan Konak’ta inip de Kemeraltı yoluyla Kestelli’ye, Kestelli’den Eşrefpaşa yokuşuna varmadan sola sapıp Mumcu Kahvesi aracılığında Tekke’ye, Yapıcıoğlu’na; oralardan da Topaltı ile onun bir altındaki Dolaplıkuyu’ya ya da Dolaplıkuyu’ya tam ayak atmışken, sağda solda giderek seyrekleşmiş çok çok eskilerden kalma zeytin ağaçlarının oralardan bir yağmur bastırdı ki, evlere şenlik…” diye yazmasaydı nasıl tanıklık edecektik İzmir’e? 



Ve belki de bu kadar lafı etmek yerine Virginia Woolf’un  şüphesiz en önemli yapıtı olarak anılan Mrs. Dalloway’in açılış sahnelerinden birini vermeliydim: “İnsanların gözünde, sallanışında, ağır ayak seslerinde, ve ayak sürümelerinde; bağırtılarında ve arbedelerinde; at arabaları, otomobiller, minibüsler, kamyonetler, sandviççinin bir ileri bir geri gidişinde; bandolarda; kollu orgda; başının üzerinde gezip duran bir uçağın sesindeydi sevdiği; hayattı, Londraydı; Haziran’ın bu anıydı.”